Milion Taşı’ndan Çıktım Yola

“Tesadüf, Tanrı’nın fark edilmeden geçip gitmek için büründüğü biçimdir” diyor Jean Cocteau.

Basit bir rastlantı, sıradan gibi görünen bir denk gelme gibi, başımıza gelen herşeyin aslında büyük resmin parçacıklarından biri olması, çocukluğumdan bu yana hep ilgimi çekmiştir. İlk defa, seneler seneler önce Buket Uzuner’in kitaplarında karşılaşmıştım bu inanışla. Sonra bir sürü başka yazarda, öğretide ve hatta kendi yaşam tecrübemde de gördüm ve öğrendim ki, boşuna olmuyordu hiçbir şey. Hep birilerinin bize anlatmak istediği birşeyler oluyordu arkasında. Hazırsak anlıyorduk, değilsek geçip gidiyorduk yanından.

Kendi hayatımda da bunlardan en ilgi çekici olanına 7 Kıta 1 Çocuk için rota çizmeye çalıştığım bir dönemde denk geldim.

İşim dolayısıyla tanıdığım kısa sürede enerjisine ve yaydığı ilhama hayran kaldığım sevgili Perihan Yücel ile kadınlara yönelik bir etkinlik üzerinde çalışıyorduk. Gezmeye olan merakını bildiğimden hemen yolculuk planlarımdan bahsetmeye başladım. Daha “kıta” lafı ağzımdan çıkar çıkmaz, Perihan Hanım, Hıncal Uluç’un geçen haftaki yazısını okudun mu diye sordu. Yazıyı biliyordum ama bağlantıyı hemen kuramadım.

– “Milion Taşı” diye anımsattı Perihan Hanım, yazıya mutlaka bak, diye sıkı sıkı tembih etti.

Sonraki bir iki gün boyunca hem o yazı dizisini, hem de Milion Taşı ile ilgili bulabileceğim her türlü yerli ve yabancı kaynağı okudum. Okumaktan nefessiz kaldığınız olur mu hiç? Sanki okudukça merakım ve heyecanım katlanarak artıyordu.

Düşünsenize, Bizans İmparatorluğu’nda Konstantinopolis şehrine ulaşan tüm Antik Roma yollarının başlangıç noktası ve aynı zamanda dünya üzerindeki diğer şehirlerin bu şehre olan uzaklığının hesaplanmasında kullanılan bir sıfır noktası var, üstelik benim de gezime başlangıç noktam olan İstanbul’da. Dahası, aşık olduğum bir başka şehir, ki ben onu hep İstanbul’un kardeşi sayarım, Roma’da da buna benzer bir anıt var, Milliarium Aureum…

Garip gelebilir ama Milion Taşı hakkında araştırdıkça sanki birileri benim için bu izleri bırakmışlar gibi bir hisse kapıldım. Bu hissi bilirsiniz belki. Merak bütün ruhunuzu sarıp sarmalar, o merakın peşine düşmekten kendinizi alamazsınız, en uçuk rüyanızda bile görmeye cesaret edemeyeceğiniz şeyleri yaparken bulursunuz bir anda. Öyle bir delilik hali yani.

Ben de peşine düşüyorum merakımın. Aklımla bilmesem de, ruhumla hissediyorum bu hikayenin beni bir yerlere götüreceğini. Ve derken bir gün okuduklarım arasında şu satırlara rastlıyorum:

“Romalıların inancına göre Milion Taşı’ndan öteye tek bir düşman askeri dahi geçemeyecekmiş. O sınırı aşan herkes, bir melek tarafından orada öldürülecekmiş. Bazı tarihçilere göre bu yapı aslında bir tapınakmış. Yunan mitolojisinde Tike, Roma mitolojisinde ise Fortuna olarak adlandırılan Şans Tanrıçası için inşa edilmiş bir tapınak. Antik Yunan dilinde “talih” anlamına gelen bu Tanrıça, şehirlerin kaderine de yön veriyormuş.” *

“Şehirlerin kaderine yön vermek” diye tekrar ediyorum içimden, uzun bir yolculuktan sonra aradığı hanı bulmanın mutluluğu içindeki bir elçi gibi, minnetle gülümseyerek…

İşte tam o an karar veriyorum. Madem ki bu yolculukta benim kaderime yön verecek, o zaman bundan daha güzel bir başlangıç noktası olabilir mi?

O zaman ben de, bundan tam 100 gün sonra, tıpkı İstanbul’lu, Roma’lı uzak atalarım gibi iki kıtanın birleştiği bu şehirden, tam da Milion Taşı’ndan başlayarak, beni bekleyen yedi kıtaya doğru yola çıkıyorum.

Öykü
100 gün kala
İstanbul