Cape Town, Güney Afrika / South Africa

Güneşli ama buz gibi bir Afrika kışında uyanıyoruz. Şehrin merkezinde olduğunu düşündüğüm ve bir zincir otele ait olduğu için güvenli olur diyerek seçtiğim otelimin, gün yüzüyle bakıldığında şehrin en ücra en emniyetsiz bölgesinde yer alması biraz gözümü korkutmuyor değil açıkçası başlangıçta.

Güney Afrika’nın en büyük özelliği belli bölgelerin gündüz vakti dahi tehlike arz edebilmesi ama yine de Afrika gezimin tamamını düşündüğümde bir taksi şoförü tarafından kaçırıldığımı sanıp, panik içinde beni otelde bekleyen hayali eşimi aradığım o talihsiz anı saymazsak, yalnız gezen bir kadın olarak pek fazla tedirginlik yaşadığımı söyleyemem.

Cape Town 5.5 milyona yakın nüfusu ile tam bir turizm şehri aslında… Belki biraz daha zamana ihtiyacı var toparlanmak için ama belki de toparlandığında bu masum ve bakir halinden eser kalmayacak kim bilir.

Dünya turunu planlamaya başladığım ilk günden itibaren, rotamı duyan herkes aynı tepkiyi vermişti oysa:

– Çocukla Afrika mı? Aklını mı kaçırdın!?!

Şaşkın şaşkın bakıyorum. İstanbul’da herhangi bir cuma akşamı sadece ve sadece eve metrobüs ile dönebilmek bile başlı başına bir mücadele iken, Afrika’da en kötü ne olabilir ki diye geçiyor içimden.

Yola çıkmak için Afrika’yı seçmemin bir nedeni var elbette… Üniversite yıllarındayken yazdığım ve ne yazık ki yayınlanması için pek de çaba sarf etmediğim bir roman yazmıştım. Hikaye bu ya, romanın baş kahramanı Defne, sözcüklerine aşık olduğu ve yüzünü daha önce hiç görmediği bir adamı bulmak için İstanbul’dan Cape Town’a uzanan bir yolculuğa çıkıyor bu yolculuk hayatında beklenmedik değişimlere neden oluyordu.

Bu romanı yazdığım yıllarda Güney Afrika’ya hiç gitmemiştim. Ama sanırım kendi kendime şöyle düşünmüştüm. Bir insan aşkı bulmak için en uzak nereye gidilebilir ki?

Yedi kıtayı dolaşma fikri ortaya çıkınca, bunu fırsat bildim açıkçası. Ve yolculuğuma iki okyanusun birleştiği bu harika şehir ile başlama kararı aldım.

Cape Town, ülkenin üç başkentinden birisi ve aynı zamanda Güney Afrika birliği kurulduktan sonra ülkenin yasama başkenti haline gelmiş. Aynı zamanda da Afrika Kıtası’nın, Avrupa’ya en uzak ucu. Yani dünyayı dolaşmaya başlamak için hem tarihi hem de coğrafik olarak ideal bir nokta…

1488’de Portekizli kaşif Bartelemeu Dias tarafından keşfedildikten sonra Hollanda ve İngiliz hakimiyetine geçen şehir, 1652 yılında ise Güney Afrika’da kurulan ilk Avrupa yerleşimi olmuş.

Bu yüzden yerel rehberimiz Marco’nun da dediği gibi; medeniyetin sadece Avrupa’dan ibaret olduğunu sananların özellikle görmesi gereken yerlerden biri Cape Town.

Ağırlıklı olarak Protestanlar, Müslümanlar, Hindu ve Budistlerin yaşadığı ve toplamda beş buçuk milyona yaklaşan nüfusu ile, Güney Afrika’nın nüfus bakımından en büyük ikinci şehri durumunda ve kendini bulmak için bence birkaç yıla ihtiyacı olsa da, bakmasını bilenler için tam bir turizm cenneti aslında.

Niye böyle söylüyorum… Çünkü bir kere hem şehrin içinde hem de çok yakın mesafelerde keşfedilecek bir sürü güzel yer var, iyi otelleri, yüzlerinde her daim tebessümü dolaşan sımsıcak insanları var ve bir de üstüne üstlük Türk Lirası, yerel para birimi olan daha değerli. Hele ki bir de Güney Yarımkürede olduğu düşünülürse, canı kış ortasında yaz tatili çekenler için çok çok iyi bir alternatif.

Cape Town şehri bence bir tür “yeni başlayanlar için Afrika” dersi tadında 😊

 (1) Mother Africa

 

Peki Cape Town’da Nereleri Gezmeli?

1. Masa Dağı 

Paris için Eyfel Kulesi, New York için Özgürlük Anıtı nasıl ise Cape Town için de Masa Dağı öyle aslında… Ama diğerlerinden farklı olarak bu dağ, tabiat ananın şehre bir armağanı ve şehrin dört bir yanından görülen heybetli cüssesi ile hayli güzel, hayli etkileyici.

Araştırdığım tüm kaynaklarda bu doğa harikasını görmeden dönmeyin diyor. Bu yüzden biz de Cape Town’daki ilk günümüzün sabahında alıyoruz soluğu Masa Dağı’nda.

(4) Table Mountain 2

Masa Dağı’na, şehrin merkezinden taksilerle veya kırmızı renkli in-bin tur otobüsleri ile rahatlıkla ulaşabiliyorsunuz. Kalabalık nedeniyle mutlaka online bilet alınmasını (www.tablemountain.net) öneriyorum ki, bilet alsanız bile yine de yoğunluğa göre sırada beklemeniz gerekebiliyor.

Antrenmanlıysanız birkaç saatlik bir tırmanışla, değilseniz dünyanın bana göre en çılgın teleferiği ile beş dakikadan kısa bir sürede dağın tepesine ulaşmak mümkün. Lakin benim gibi yükseklik korkunuz varsa haliniz fena 😂😂

(5) Table Mountain 3

Çünkü bu teleferik zirveye doğru çıkarken, bir yandan da kendi etrafında dönüyor. Dahası açık camlarından içeriye buram buram okyanus rüzgarı doluyor. Ve de hal böyle olunca size çevresi açık bir uçakla dolanıyormuşsunuz hissi veriyor. Tercihiniz teleferik olursa yetişkin fiyatı 230 Zar, çocuklar için ücretsiz ama size biletle birlikte dağın tepesindeki küçük kafede geçerli bazı indirim çekleri veriyorlar ki bu süper. Ayrıca dağın tepe noktasına çok zekice bir fikirle wi-fi noktası yapmışlar. O rüzgarda sıcak kahvenizi yudumlayıp, o irtifada sosyal medyaya bağlanabiliyorsunuz. Ee daha ne olsun :)

 (3) Table Mountain

Masa Dağı’ndan inişte tam karşınızda iki tepe daha yükseliyor. Bunlardan biri adeta okyanusa kafa tutan Lion’s Head ya da Aslan Başı diğeri ise Signal Hill.

 (8) Table Mountain 6

2. Bo Kaap

 

En az seyahat etmek ve keşfetmek kadar sevdiğim şeylerden biri de, gittiğim yerler de kapı fotoğrafları çekmek. Neden kapı diye oturup düşünüyorum da. Çünkü sanırım kapıların hep bir hikayesi oluyor. Açıldığı zamanda, kapandığı zaman da… Ve ben bayılıyorum bir kapının önünde öylece durup, içerideki hikayeyi hayal etmeye, yazmaya….

 (14) Bo Kaap 2

Bu yüzden Cape Town ile ilgili araştıma yaparken rengarenk evleri ile karşıma çıkan ve beni benden alan Bo Kaap Bölgesi’ni anlatmadan geçemeyeceğim. Şehrin en ünlü ve adı gibi uzun caddelerinden biri olan Long Street’e yalnızca beş dakika mesafede, adeta yere öylece konuvermiş bir gök kuşağı edası ile sessiz sedasız duran bir mahalle Bo Kaap. Bundan 300 yıl kadar önce Hollandalılar tarafından Malezya, Endonezya, Hindistan ve Sri Lanka’dan getirilen kölelerin yerleştirildiği bir mahalle aslında.

 (13) Bo Kaap

Bu yüzden evlerin mimarisinde Hollanda etkisini görmek mümkün. Ve yine bu yüzden Bo Kaap bazı kaynaklarda “Malay Quarter” olarak anılıyor, Malay da esasen siyahi veya melez olmayan Müslüman Halkı ifade etmek için kullanılan bir terim.

Hollandalılar tarafından Bo-Kaap’a sürülen İmam Abdüsselam, mahalleye ilk cami ve medreseyi açan kişi ve hem bu mahallede hem de Cape Town’daki Müslüman halk üzerinde büyük etkisi olmuş. Bugün Bo Kaap Bölgesi’nde tam 11 camii bulunuyor.

Olur da yolunuz Cape Town’a düşerse, yan yana dizilmiş rengarenk ve birbirinden güzel evleri, daha adımınızı attığınız ilk anda sizi çepeçevre saran buram buram baharat kokusu, küçücük kafeleri ile içinizi ısıtan bu güzel mahalleyi mutlaka görmenizi öneririm.

3. Simon’s Town & Boulders Plajı ve tabi ki Ümit Burnu

Gezmenin en güzel yanlarından biri de, gittiğiniz her yeni şehirde sizi yepyeni bitki örtülerinin, hayvanların ve doğal güzelliklerin karşılıyor olması. Bu yüzden bir süre gezdikten sonra, kendinizi bahçede dolaşan Alice gibi hissetmeye başlıyorsunuz. Her güne yeni birşeylere şaşırarak, hayranlık duyarak, onlardan büyülenerek uyanmak ise tarifsiz bir mutluluk tabii ki…

İşte bütün bu nedenlerle Boulders Plajı’na doğru yoldayken içim kıpır kıpır. Ben 36, oğlum 9 yaşında ve hayatımızda ilk defa Afrika Penguenleri ile tanışacağız :)

 (10) Boulders

Boulders Plajı, Simon’s Town adlı küçük bir kasaba ile Ümit Burnu arasında turistlerin en çok rağbet ettiği duraklardan bir tanesi. Neyse ki biz Güney Afrika ziyaretimizi onların kış mevsimine denk getirdiğimiz için etraf sakin. Gerçi yazın gelmiş olsak penguenlerle yüzmek ve güneşlenmek de harika olurdu doğrusu…

Adımımızı atar atmaz, sağda solda toprağın içine gömülmüş plastik tüplerle karşılaşıyoruz. Ve de tüplerin içine girip çıkan mini minnacık penguenlerle… Bu penguenler kutup penguenlerine oranla çok daha ufak, siyah ve beyaz çizgililer. Adeta sevimli birer oyuncak gibi hepsi. Bu plaja 1982’de yılında getirilmişler ve okyanus kıyısında yaşıyorlar.

 (11) Boulders 2

Plajın büyük bir bölümü sadece penguenlere özgü ama ince ve tahta yollarla onları çok yakından görmenize olanak verecek şekilde tasarlanmış. Zaten çok yaklaşılmasına da izin vermiyorlar, çünkü bu tatlı yaratıkların gagaları tüm sevimliliklerine rağmen jilet kadar keskin. Penguenlere veda etmek epey zor olsa da, bizi bekleyen bir başka heyecan verici noktaya doğru hareket etme zamanı.

Bu sefer Afrika Kıtası’nın, Avrupa’ya en uzak ucuna, Atlantik ve Hint Okyanusları’nın kucaklaştığı Ümit Burnu’na doğru yoldayız…

(19) Cape Point 2

Ümit Burnu aslen Portekizli kaşif Bartolomeu Dias tarafından keşfedilip, uzunca bir süre Fırtına Burnu olarak anılıyor. Bir rivayete göre doğudaki baharat yoluna ulaşım konusunda kolaylık sağladığı için, diğer bir rivayete göre ise fırtına burnu adı denizcilerin moralini bozduğundan zaman için de Ümit Burnu olarak anılmaya başlıyor. Bu arada bir teknik detay, aslında Afrika Kıtası’nın en güney ucu Agulhas Burnu olmasına rağmen, turistik cazibesinden dolayı Ümit Burnu daha popüler.

(18) Cape Point

Manzarası ise tek kelime ile nefes kesici… İnsana dünyada ne kadar küçük olduğunu ve de aslında karşılaştığımız ve bize çözümü imkansızmış gibi gözüken şeylerin aslında ne kadar dünyevi olduğunu çağrıştırıyor adeta…

 (12) Cape Point

 

4. District Six Müzesi

Güney Afrika yolculuğumuz boyunca sıkça duyduğumuz bir sözcük “apartheid”. Ne anlama geldiğini gezimizin ikinci gününde öğreniyoruz. Apartheid, yerel Afrika dilinde “ayrılık” anlamına geliyor, 1948 ila 1994 yılları arasında Güney Afrika’da uygulanan ırkçı bir rejim aslında. 1994 mü diye bir daha soruyorum tarihi yanlış anlamış olabileceğimi umarak.

 (21) District six 2

Tarihler doğru maalesef, hikayeler ise çok hazin. Mesela o dönem, diğer şehirlerden Cape Town’a çalışmak için sadece ailelerin erkekleri gelebiliyor, şehirde Langa gibi bölgelere kurulan ve “hostel” adı verilen derme çatma binalarda kalıyorlar, ailelerini getirmeleri yasak.

Ben Langa’yı bu rejimin sona ermesinden yaklaşık 20 yıl sonra görmüş olmama rağmen daha önce böyle bir tabloyu dünyanın hiçbir yerinde  görmediğimi söylemek durumundayım, insan olmaktan utandığınız, kavramakta zorlandığınız bir yumruk gibi oturuyor içinize…

Mutlaka uğramanız gereken bir diğer durak ise District Six Müzesi. İsmini yer aldığı altıncı belediye adlı semtten alıyor.

http://www.districtsix.co.za/

(20) District six

Bir zamanlar özgürlüğüne kavuşan kölelerin, tüccarların, göçmenlerin ve sanatçıların bir arada uyum içinde yaşadığı bir yerken, 11 Şubat 1966’da bu bölge de Apartheid Rejimi’nden nasibini alıyor.

Buldozerlerle mahalleye girip bütün evleri, yaşamları ve sanırım bundan da önemlisi bütün farklılıklarına rağmen orada bir arada ve huzurla kurulan yaşamı yerle bir ediyorlar. Ben bütün bu hikayeyi o dönem küçük bir çocuk olan Noor Ebrahim’den dinliyorum, olurda yolunuz müzeye düşerse onunla tanışmanızı yada bütün bunları anlattığı kitabını almanızı şiddetle tavsiye ederim.

(22) District six3

 

5. Robben Island

Sonunda haftalardır beklediğimiz an gelip çatıyor. Güney Afrika’da adını sıkça duyduğumuz ve bizzat görünce hikayesi kadar kendisinin de çok hüzünlü olduğuna karar verdiğimiz bir adaya Robben Adası’na doğru yoldayız. Burası Nelson Mandela da dahil olmak üzere özellikle siyah beyaz ayrımına karşı çıkan politik suçluların tutulduğu bir hapishane adası. Böyle bir öyküsü olmasa, kim bilir bu okyanus kıyısındaki küçük ve tatlı yer nasıl da bir turistik cazibe merkezi olurdu diye düşünmeden edemiyor insan.

(15) Robben Island

Robben kelimesi Flemenkçe’de “fok balığı” anlamına geliyor aslında ve adaya adını da burada yaşayan Hollandalılar okyanusta sıkça görülen foklar nedeniyle veriyorlar. Waterfront’ta daha bekleme iskelesine girdiğiniz ilk anda duvarlarda gördüğümüz resimlerden, okuduğumuz yazılardaki tarihin çok ama çok yakın bir zamana ait olmasından olayın etkisi altına girmeye başlıyoruz zaten.

Hava ve deniz koşullarına göre otuz ila kırk dakika arasında adaya ulaşabiliyorsunuz, yalnız feribot için inanılmaz bir kuyruk olduğundan ve tüm çantaları teker teker aradıklarından biletlerinizi mümkünse önceden almanızı tavsiye ederim. Ve de eğer deniz tutuyorsa mutlaka önceden ilacınızı alıp gidin, çünkü feribot birazcık sallıyor.

(16) Robben Island 2

Robben Adası’na ulaştıktan sonra sizi tur otobüsleri karşılıyor. Adada tek başınıza dolaşmanıza izin verilmediğinden bu otobüslerle, adayı kısaca bir turluyorsunuz. Bu arada aslında doğası çok güzel bir yer burası. Bir kere tam okyanus kıyısında, manzarası muhteşem. İçinde hapishane dışında, birkaç hediyelik eşya dükkanı ve hatta bir de kilise var. Adada bizi yaşından hayli büyük gösteren, yüzünde derin çizgileri ve hüzünlü bakışları ile yeni rehberimiz Msunzi karşılıyor.

(17) Robben Island 3

Sadece yirmi adımlık hücrelerde yerde bulunan incecik hasırların üzerinde yatmak zorunda kaldıklarını, adada bulunan kireç taşlarını kırmak üzere güneşin altında saatlerce çalıştırıldıklarını anlatıyor.

 – “Hapishanedeyken duygu ve düşünceyi dengelemek çok önemlidir, iki taraftan biri ağır basarsa buradaki günleriniz çok zor geçer” diyor.

Sonra bir noktada durup, ben bu adaya 20 Şubat 1972’de getirildiğimde henüz 24 yaşındaydım, ayrıldığımdaysa tarih 11 Haziran 1992 idi diyor. İçerde yaklaşık elli kişiyiz, herkes susuyor bir anda. Sonra ziyaretçilerden biri Msunzi’ye tarihleri nasıl olup da bu kadar net hatırladığını soruyor. Msunzi’nin cevabı kısa ve net:

– “Çünkü bunlar benim hayatımın en güzel yılları olmalıydı. Ve ben onları burada geçirdim.”

Bu cevaptan sonra içerdeki sessizlik daha da ağırlaşıyor. Herkes sessizce yerinden kalkıp dışarı çıkıyor. Dostlukla elini sıkıp teşekkür ediyoruz Msunzi’ye ve ona bir nazar boncuğu hediye ediyoruz, geri kalan ömründe iyi şans getirsin diye…

6. Siyah Pırlantalar & Tanzenite

İnsanın yolunun kesişeceği varsa olmadık yerde, olmadık zamanda buluveriyor birbirini. O pırlanta mağazasına her kadın gibi biraz “gönülsüzce” gitmiştim oysa. Herşeyi beklerdim de o mağazada bir Türk ile karşılaşacağım ve ondan bu güzelim taşların hikayesini Türkçe dinleyeceğim hiç aklıma gelmezdi doğrusu. Tülay Hanım tam 16 yıldır Cape Town’da yaşıyor, anne – oğul dünya turunda olduğumuzu duyunca:

(9) Diamond

– Anneniz nasıl izin verdi buna diye soruyor şaşkınlıkla:)

“Çoook zor” deyince ikimiz de kahkahayı patlatıyoruz… Bu arada meraklıları için Güney Afrika’nın siyah pırlantaları ve Tanzaya’daki bir madenden çıkarılan tanzanite adlı eflatun renkli taşları hayli ünlüymüş…

3.000 karatlık ölçüsü ile dünyanın en büyük elması olan Cullinan’dan sonra 1.000 karatlık büyüklükle ikinci sırada yer alan elmas kısa bir süre önce Botsvana’da ortaya çıkarılmış.

Olur da yolunuz Cape Town’a düşerse Diamond Works’e de bir uğrayıp Tülay Hanım’ın bir kahvesini içersiniz artık :)

www.thediamondworks.co.za