Şangay

Asya’nın üç kırmızı güzelinden sonuncusu Çin’in ticaret başkenti ve dünyaya açılan yüzü Şangay. Xi’an’dan yine iki saatlik bir uçuşla ulaşıyoruz Şangay Pudong Havalimanı’na. Tabii Efe havalimanının adına bayılıyor, pudingli havaalanı diyoruz aramızda kısaca:)

Hayatımda en çok sevdiğim yerler havalimanları, Allahtan ufaklık için de öyle de, erken saatli uçuşlar problem olmuyor böylece. Yalnız bu seferki yolculuk türbulans anonsları ile biraz sarsıntılı geçiyor. Neyse ki Efe’yi ikna ediyorum, türbülans aslında pilotların uçakta çocuklara “roller coaster” hissi verip şaka yapmak amacı ile kullandığı bir uçak sürme tekniğidir diye :)

1. GÜN

Dubai gibi buranın da bir zamanlar sadece küçük bir balıkçı kasabası olduğuna inanmak çok güç. On dokuzuncu yüzyıl ortalarında yapılan ve Batılı devletlerin Çin’de ticari ayrıcalıklar kazanmaları ile sonuçlanan Afyon Savaşı’ndan sonra Çin’in en büyük ticaret, endüstri ve öğretim şehri haline gelen Şangay, bugün ülkenin en kalabalık şehirlerinden biri.

Politikaya girmek istemesem de, Afyon Savaşı’nın hikayesini dinledikçe, bugün de kimi ülkelerin başka bazı ülkelerde ayrıcalıklar elde etmek uğruna, statü bağımlılıklarını, lüks çılgınlığını ve marka tutkusunu “afyon” olarak kullandıklarını düşünmekten alamıyorum kendimi. Tarihin negatif yanlarının tekerrür ediyor olması acı verici gerçekten. Neyse ki çok güzel bir Budist Tapınağı’na gidiyoruz da bu düşüncelerden çarçabuk sıyrılıyorum:)

YEŞİM BUDA TAPINAĞI

Şehrin kuzey batısında yer alan bu tapınak, 1911 yılında inşa edilmiş. Bahçesinde değişik ülkelerden geldikleri gözlerinden belli olan pek çok insan ellerinde tütsüler ve mumlar ile ibadet ediyor. Gözlerden bahsetmişken, Çin’de günler geçtikçe elbette ve normal olarak aslında bütün Çinlilerin de birbirine benzemediğini, hatta Uygur, Vietnam ve Kore kökenli Asyalıların göz çekikliğinin birbirlerinden hayli farklı olduğunu anlıyorsunuz.

Tapınağa dönersek, pembe lotus çiçeğinden mumlar görüyorum en çok. Buraya dışarıdan herhangi birşey getirmek yasak olduğundan, bu mumlar tapınak içinde satılıp adak adamak için kullanılıyormuş. Ayrıca asılan kırmızı fenerlerin de iyi şans getirdiğine inanılıyor :)

imageTapınağın içinde ise biri farklı mücevherler ile süslenmiş ve Buda’nın ölmeden hemen önceki, Nirvanaya ulaşmış halini sembolize eden uzanmış Buda heykeli ile oturur vaziyetteki Buda heykeli var, her ikisi de yeşim taşından.

Ayrıca bir de ahşaptan yapılan ve mutluluk getirdiğine inanılan bir Buda heykelciği var ki, göbeği nedeniyle kendisini en sempatik Buda heykeli seçiyoruz:)

Tapınağın bahçesinde ise iç içe geçen fillerden oluşan bir heykelin süslediği çok güzel bir avlu buluyorum, daha göreli iki gün olmasına rağmen bana Xi’an’daki Ulu Camii’yi anımsatıyor. İnsan bir şehri bir camiiyi özler mi, özlüyor işte, ne yapalım :) Fotoğraflamaya doyamıyorum filleri…

imageBu arada, gezi sırasında Budist Tapınaklar ile ilgili öğrendiğim bir bilgiyi de paylaşayım. Siz siz olun asla bir Buda Heykeli ile kendinizi aynı karede resmetmeyin, bunu büyük bir hakaret sayıyorlar, selfie çekmek isterseniz aklınızda olsun!

YU YUAN BAHÇELERİ

Yu Yuan Bahçeleri, Şangay’da görülebilecek en güzel yerlerden biri. İçeri adımımızı atar atmaz tılsımlı, insanı bir anda sarıp sarmalayan müthiş bir sesle çevreleniyoruz. Bu ses, Asya kültüründe iyi şans getirdiğine inanılan cır cır böceklerine ait. Cır cır böceklerinin evleri ve insanları kötülüklerden koruduğuna inanılıyormuş. Gerçekten etkileyiciliği satırlara sığmaz, o kadar ki Çin dönüşü ne zaman nerede cır cır böceklerinin sesini duysam, hep Yu Bahçelerini gezerken ki o ana dönüyorum sanki.

Ming Hanedanlığı döneminde yapılan bu güzel bahçenin bize bir diğer sürprizi de olağanüstü güzellikteki dev Japon Balıkları ve Kaplumbağalar :) Efe bir yandan, ben bir yandan fotoğraf çekme yarışına giriyoruz :)

imageBahçenin hikayesi ise şöyle, 1577 yılında Pan Yunduan adında üst düzey bir devlet yöneticisi, bu bahçeyi anne ve babasının yaşlılık dönemlerini huzur ve mutluluk içersinde geçirmesi amacıyla özel olarak yaptırmış. Gerçekten de “Yu” Çince’de memnuniyet ve mutluluk anlamlarına geliyormuş. Daha sonra Pan ailesinin zor günler geçirdiği 1760 yılında bahçe zengin tüccarlara satılmış. Ve bizim ünlü Afyon savaşları sırasında epey hasar gördükten sonra 1960′lı yıllarda yeniden düzenlenerek bugünkü halini almış.

Bahçeden çıkmadan kapı bağımlılığım nedeniyle uzun ömrü simgeleyen vazo şekilli kapıyı resmetmeyi de ihmal etmiyorum tabii.

image

HUXINGTING ÇAY EVİ

Çin’e geldiğimizden beri pek çok farklı inanışla karşılaştık. Çay Evi’ne geçmeden bunlardan bana en ilginç gelen bir iki tanesini paylaşmak istedim. Mesela Çin’de binalarda dördüncü kat olmaması, hatta otellerde de dört, on dört gibi katlar bulunmaması. Çince’de dört sayısının okunuşu ile (ki Efe bey’in notlarından kopya çekersem dört “sı” şeklinde okunuyor) ölüm kelimesinin telaffuzu aynı olduğundan, Çinliler dört sayısını uğursuz sayıyor, bununla birlikte altı sayısının para ve bolluk, dokuzun ise zaten imparatorun sayısı olduğu için güç ve kudreti temsil ettiğine inanılıyor.

imageBir diğer inanış ise kötü ruhların sadece düzlemsel hareket edebilmesi. Bu yüzden sarayların ya da korumak istedikleri yerlerin girişlerine büyük duvarlar ya da zig zag çizen yollar inşa ediyorlar ki, hayaletler oralara uğrayamasın. İşte bu yüzden Yu Yuan Bahçesinin çıkışına da dokuz dönemeçli bir köprü inşa etmişler, bütün zig zagları başarı ile geçtiğinizde Huxingting Çay Evi’ne ulaşıp, kötü ruhlar tarafından rahatsız edilmeden çayınızı yudumlayabiliyorsunuz.

Ayrıca eski ve yeni Şangay’ı bir arada ve en güzel fotoğraflayabikeceğiniz yer de, bu köprünün köşesinde:)

BUND NEHRİ

Akşam bütün şehir ışıl ışıl. Gün geceye dönmeden, the Waibaidu Bridge yani Bahçe Köprüsü’nden geçerek Bund Nehri kıyısına gidiyoruz. Manzara nefes kesici… Bir açacak gibi uzanan Finans Merkezi, ardında Oriental Pearl Tower televizyon kulesi ve HSBC binası. HSBC’nin, “The Hong Kong and Shanghai Banking Corporation” dan geldiğini öğrenince bir yaşıma daha giriyorum :)

Bu arada Bund Nehri kenarında uzanan Huangpu Parkının da enteresan bir hikayesi var. Geleneksel olarak cumartesi günleri aileler evlenme çağına gelen çocuklarının fotoğrafları ve özellikleri yazılı kartlar ile bu parka gelip onlar için uygun eş arıyorlarmış. Hatta günümüzde bile bu gelenek devam ediyormuş :)

imageNehir boyunca uzanan binalardan bir diğeri ise 1920’lerin sonunda inşa edilen ve otel olarak kullanılan, dönemin zenginlerden Victor Sassoon’a ait bina. Rivayete göre binanın sahibi Bay Sassoon, çatı katını kendi dairesi olarak kullanıyormuş ve buradan Şangay Limanından çıkan gemilerini, yani bir anlamda kendi zenginliğini izliyormuş. Derken bir başka Çinli iş adamı, Sassoon’un binasının yanına hem de aynı inşaat şirketi ile daha yüksek bir bina yapılması için anlaşmaya varıyor.

İnşaat şirketi akıllı ya da müşterileri arasındaki dengeyi korumak zorunda, dahiyane bir fikir buluyor. Sassoon’un binasının yanına binayı dikiyor. Fakat öyle bir dizayn yapıyor ki aşağıdan bakıldığında Sassoon’un binası yüksek ama yukarıdan bakıldığında bugün Çin Bankası olarak geçen bina, çatısındaki minik kulecik sayesinde Sassoon’unkinden daha yüksek :)

ORIENTAL PEARL

Nehirdeki muhteşem geziden sonra, yapımına 1991 yılında başlanıp üç yıl gibi kısa bir sürede tamamlanan ve Asya’nın en yüksek kulesi olan Oriental Pearl Televizyon Kulesi’ne geliyoruz. Efe en çocuk haliyle kulenin girişinde kurulan minion rush balonlarını görünce kendinden geçiyor, hoop koşturup fotoğraflıyoruz hemen.

Kulenin içerisinde otel, konferans salonları, alışveriş merkezi ve dönen bir restoran da bulunuyor. Çıkışta da inişte de uzun kuyruklar sizi bekliyor. Asansöre binince 263 metreye saniyeler içinde çıkıyoruz. Gelin görün ki gözlem terasının zemini cam, dışarısı karanlık ve de hafif rüzgarlı bir akşam…

image

Ta taammm, her yere uçan uçak korkusu nedir bilmeyen ben de bir panik durumu. Korkum yükseklikten değil, manzara hakikaten nefes kesici.

Fakat cam teras tıklım tıklım. Neticede insan yapımı ya cam çatlarsa ya o olursa ya bu olursa, kısa bir panik hali kaplıyor içimi. Daire şeklindeki terasta dönüp usulca çıkışı arıyorum, dakikalar geçiyor çıkış yok. Sonunda ona hissettirmeden Efe’yi güvenli bir tarafa alıp,  manzarayı doya doya seyretmesini sağlıyorum, bense kenarda nefes egzersizi yaparak rahatlamaya çalışıyorum :)

2. GÜN

ŞANGAY HAYVANAT BAHÇESİ

Bugün ilk durağımız Şangay Hayvanat Bahçesi. Nesli tükenme tehlikesi ile karşı karşıya olan pandaları ziyaret edeceğiz bugün. Pandalar tek eşli hayvanlar, rahatlarına çok düşkünler, genellikle yemeklerini yedikten sonra günün büyük bir bölümü uykuda geçiyorlarmış. Bu yüzden her yıl Mart-Mayıs ayları arasındaki dönem önemli, bu dönemde üç-dört gün çiftleşmeleri için uygun, aksi durumda yeni bir yavru için bir yıl beklemek gerekiyormuş.

image

Biz ise çok şanslıyız, tam beslenme saattinde buluyoruz pandaları keyifle ellerindeki koca ağaç dalını mideye indiriyorlar. Hakikaten çok tatlılar.Bir de yavru kızıl pandalar var ki, onlar daha da haylaz, muzunu yeni bitirmiş bir taneyi yakalayıp fotoğraflıyoruz hemen.

image

Vaktimiz kısıtlı ve hava müthiş sıcak olduğundan son olarak büyük kedilere hızlıca bir göz atıp bu güzel parktan ayrılıyoruz. Bize oradan hatıra adını Çio (dokuz) koyduğumuz sevimli pandamız kalıyor :)

ZHUJIAJIAO

Her yere tılsımlı, etkileyici, büyüleyici yazmak istemiyorum. Ama sıfatlar kifayetsiz kalıyor bu yazıyı yazarken :) 1700’lü yıllarda Şangay’ın batı kesiminde kurulmuş bir su kasabası diye anlatıyor rehberimiz. Biraz Brugge diyorum içimden. Brugge ve su kasabalarını (hadi itiraf edelim suyla ilgili herşeyi) çok sevmeme rağmen, bu kasaba başka bir şey. Adımınızı atıp bir anda binlerce yıl öncesine gitmiş gibi oluyorsunuz.

Önce tekne turu yapalım diyoruz. Tekneler biraz iptidai, güç bela dengede duruyorlar, ama tura başlayınca hakikaten ne kadar muhteşem bir yere geldiğinizi anlıyorsunuz.

image

Zamanı durdurmak istediği anlar oluyor insanın. O anın huzurunda, o anda yanınızda olan insanlarla, orada öylece kalmak, kimse tarafından dokunulmamak, rahatsız edilmemek istiyorsunuz bazen. Beni buraya getiren herşeye teşekkür ediyorum sessizce. Birbiri ardına sıralanan köprüler, derme çatma evler, konutken, otel ya da kafe olmuş minnacık balkonlar görüyoruz yol boyu.

Kasabada Ming ve Qing Hanedanlıkları döneminde yapılmış toplamda otuz altı tane köprü var, sadece bir tanesi tahta ki Huimin Köprüsü ve ben görür görmez aşık oluyoruz birbirimize :) Bunun dışında Veranda Körüsü ve Ejderha Kapısı Köprüleri de isimleri ile ilgimizi çekiyor.

image

Sonra birden sevgili Huimin Köprüsü duymasın ama Fangsheng Köprüsü ile tanışıyoruz. Köprünün altında sepetlerde minicik balıklar ve kaplumbağa yavruları satıldığını görüyoruz, nedenini merak ediyoruz tabi :) (Hikayesi olan şeylere karşı koyamıyorum) Budist inancına göre balıkları ve kaplumbağaları serbest bırakmak iyilik sayılıyormuş, bunun iyi şans ve uğur getireceğine inanılıyor. “Kaplumbağa ve balıkları serbest bırakmak” deyince balık burcu bir kaplumbağa olarak gözlerim parlıyor :) Hemen iki minik poşet alıyoruz, dikkatlice nehir kenarına inip düşmeden balıkları suya atıyoruz. Bize balıkları satan yaşlı teyze bin kere teşekkür ediyor. Bazıları ise birazdan yine tutup yine satacaklar aynı balıkları diyor. Bizse suç ortaklığı yapmanın verdiği hınzırlıkla muzipçe birbirimize bakıp gülümsüyoruz oğlumla.

Sonuçta biz onları bıraktık diyorum. Yeniden yakalanabilirler veya sonsuza kadar özgür de kalabilirler. Bundan sonrası onların kaderi…

ERA AKROBASİ ŞOV

Şov’un hikayesi bizim grup için enteresan. Önce Efe dışında kimse gitmek istemiyor bizim gruptan. Sirkte ne yapacağız, akrobasi de neymiş, her kafadan bir ses çıkıyor. Ama ufaklığı kırmamak adına sonunda herkes gitmeye karar veriyor ve gösteri başlıyor.

Gösteri nasıl başlıyor, ara ne zaman geliyor bilmiyorum. Efe değilse bile ekipteki herkes nefessiz bir halde, çılgıncasına alkışlayarak izliyoruz. İnsanların yeteneğine, esnekliklerine ve mutlaka çok çalışarak elde ettikleri sonuca tek kelime ile şapka çıkartmak lazım.

İkinci yarıda bir aşk dansı var ki, tek kelime ile muhteşem. Birbirilerine sadece elleri ile bağlı salonun en yüksek noktasında dönen bir çift. İkisinden birinin en küçük bir hatası felaket olabilir, bağlı değiller. Tek garantileri birbirleri, öyle bir güven duygusu… Büyülenmek yazmayayım diyorum ama gerçekten başka türlü tarifi mümkün değil.

Ve final… Yerimde mıhlanmış bir halde hani neredeyse ağzım bir karış açık izliyorum. Bir motor bir motor daha. Aman yarabbim :) Finali söylemeyeceğim, bunu kendi gözlerinizle görün :)

Ne yazık ki fotoğraf çekimine izin yok. Ama giderseniz mutlaka ve mutlaka Şangay’dakine ve mutlaka ama mutlaka Era Show’a gidin :)

3. GÜN

XİNTİANDİ CADDESİ

Son günümüzü biraz da günlük yaşama ayıralım diyoruz. Xintiandi Caddesi’ni Nşantaşı’na benzetmek yanlış olmaz sanıyorum. Son on gündür gördüğümüz, şahit olduğumuz Çin’den bambaşka bir dünya var burada. Daha batılı, daha modern… Ama üç bin yıl önce topraktan bir şehir inşa eden zihniyetten daha mı ileride, onu bilmiyorum işte :)

Yan yana sıralanmış tasarım dükkanlarını, ünlü şeflerin restoranlarını geçiyoruz. Burası bir alışveriş caddesi, ama belli ki özellikle şehrin expat nüfusu tarafından da sıkça kullanılıyor.

Şeflerden bahsetmişken hikaye sever benin hemen dikkatini çekmiş olan Wofgang Puck’tan da bahsetmeden olmaz.
imageWolfgang Puck aslen Avusturyalı. Babası bir maden işçisi, annesi ise bir şef. İkisinin yolundan da gidebilirdim  ben eğlenceli olanı seçtim diyecek kadar mütevazı. Sahibi olduğu iki Michelin Yıdızı düşünülecek olursa, mütevaziliği daha da sempatik oluyor :) İki farklı kültüre ait mutfakları birleştiren füzyon mutfağı konusunda çok yetenekli. Ana mottosu tarladan masaya olduğu için restoranlarında aracı kullanmak yerine, ürünlerini doğrudan çiftliklerden satın alıyormuş. İstanbul’da bir restoran açacağını duyup seviniyorum kendi kendime…

NANJİNG CADDESİ

Sonraki durağımız Nanjing Caddesi. Nasıl ki Xintiandi Caddesi, Nişantaşı ise Nanjing Caddesi de Beyoğlu. Ama arnavut kaldırımları asfalt olmadan önceki hali gibi. Cadde boyunca akan insan seline adeta kendimizi bırakıyoruz. Çin’in kalabalık bir ülke olduğunu belki de en çok hissettiğimiz an.

image

Cadde boyunca hem ünlü markalar, hem de yerel markalara ait mağazalar yan yana sıralanmış vaziyette. Bu arada yazma fırsatı bulamadım ama Çin hiç de öyle ucuz bir ülke filan değil, fiyatlar son derece yüksek ve benzer ürünler kesinlikle Türkiye’de çok daha uygun ve zevkli.

MAGLEV TRENİ

Yolculuğun sonunda Efe’yi tutabilene aşk olsun :) iyice maceracı oldu, ekip de onun ritmine uydu diye, puding havalimanına (yani Pudong :)) otobüs ile değil, hızlı tren ile gitmeye karar veriyoruz.

Karar veriyoruz derken rehberimiz bizi ikna ediyor ve cesaretlendiriyor. Yeri gelmişken bu gezinin bu kadar güzel geçmesinde kesinlikle büyük katkısı olan Sevgili Vahdi Özen’e de şeşe (teşekkürler) diyelim buradan :)

Hızlı tren diyince öyle hızlandırılmış ya da hızlı gibi falan değil, 300 km hızla gidiyor ve manyetizma mantığında çalışıyor. Yani adeta kendisine ait rayda havadaymış gibi gidiyor. Dışardan bakıldığında bir uzay mekiğinden farksız. Almanya’da üretiliyor ancak Almanlar bu teknolojiyi güvenli bulmadıklarından Çin’e satıyorlar. Sonuç olarak yarım saatlik mesafeyi tam sekiz dakikada katediyor.

Oriental Pearl’den sonra ikinci kez korku dolu dakikalar başlıyor benim için. Aslında pencerenin perdesini kapatsanız ve hız göstergesine bakmasanız kesinlikle o hızda gittiğinizi anlamazsınız. Fakat dışardan akıp giden şehir silüeti o kadar hızlı ki, kendimi “Click” filminde gibi hissediyorum. Özellikle karşı hattan gelen tren ile buluşma anı heyecan verici, anlatmak ile olmaz kendiniz deneyimleyin deyip konuyu burada kapatıyorum. Ama kesinlikle hayatta bir kez yaşanacak bir tecrübe olduğunu belirteyim :)

ASYA’NIN ÜÇ KIRMIZI GÜZELİNE VEDA

Asya’ya yaptığımız ilk yolculuğun sonuna geliyoruz. Bu satırları yazarken, dönüşümüzün üzerinden neredeyse on gün geçmiş olmasına rağmen aynı kasvetli hava çöküyor içime. Gitmeye aşığım ancak giderek var olabiliyorum. Ve bu yolculukta keşfettiğim yegane şey, gittiğimde özgür olacağımı bildiğim için ve aslında özgürlüğü sevdiğim için gitmek istediğim oluyor.

Neyse sonuç olarak gitmek konusunda ne kadar iyiysem, vedalar konusunda bir o kadar kötüyüm. Uçağa girmek istemiyorum adeta.

Bir de batıl inancım var, dönüş uçağında izlediğim film nerede geçiyorsa bir sonraki yolculuğu oraya yapıyorum :) Genelde tutuyor. Her ne kadar listemin tepesinde epey bir zamandır bekleyen Hindistan olsa da, film bana Ümit Burnu’nu işaret ediyor :)

Temmuz 2015

öykü & efe