Xi-an

Çin’in kültür başkenti Xi-an. Hatta Çin’de bir deyiş varmış; yüz yıllık tarih görmek isterseniz Pekin’e, bin yıllık tarih görmek isterseniz Şangay’a, üç bin yıllık tarih görmek isterseniz Xi’an’a gidin diye.

İsmini söylemesi biraz zor ama Xi (Şi) batı, An ise huzur anlamına geliyor, dolayısıyla Xi’an, Batıdaki Huzur anlamını taşıyor:) An kelimesinin huzura karşılık gelmesi ise acaba Carpe Diem, Asya’da mı doğdu diye düşündürüyor beni :)

Pekin’den Eastern China havayolları ile iki saatlik bir uçuşun ardından Xi’an Xianyang Havalimanı’na ulaşıyoruz. Bu ülkenin her havalimanı birbirinden zarif ve estetik. Tasarımları bana Valencia’daki Okyanus Bilimleri Müzesi’ni çağrıştırıyor, sahi o yazıyı da bitirmeliyim bir ara.

Nereden anlıyorum, nasıl anlıyorum bilmiyorum. Bir tür ilk görüşte aşk gibi, görür görmez seviyorum Xi’an’ı… Asya’nın en güzel kırmızısı oluyor benim için:)

image

1. Gün

BÜYÜK VAHŞİ KAZ PAGODASI

İlk durağımız Büyük Vahşi Kaz Pagodası…

Bu tapınak 652 yılında Tang Hanedanlığı döneminde yapılmış, zamanla bazı katları zarar görmüş. Hindistan’dan getirilen Budist sutra ve heykelleri saklamak için yapılmış ve günümüze kadar yedi katlı şekilde ulaşmayı başarmış. (İşte yine 7 :) )

Altmış dört metre yükseklikteki pagodanın etrafında Anaç Zerafet Tapınağı bulunuyor, en üstüne çıkmak mümkün olmadı ama tepeden muazzam bir Xi’an manzarası olduğu rivayet ediliyor.

image

2014 yılında Dünya Kültür Mirası Listesi’ne alınan pagodanın oldukça ilginç bir de hikayesi var. Efsaneye göre budist keşişlerin yiyecek bulmak için dua ettiklerini bir gün, gökyüzüden bir kaz gelip, şu anda pagodanın bulunduğu alanda kanatlarını kırarak kendini keşişlerin önüne bırakıyor. Tapınak sonrasında aynı alana ve tam da bu isimle inşa ediliyor. Benzer şekilde Xi’an’da bir de Küçük Vahşi Kaz Pagodası var ki büyüğü kadar görkemli olmasa da görmeye değer.

ŞEHİR SURLARI

Ming Hanedanlığı döneminden kalan ve toplam uzunluğu 24 kilometre olan şehir surları bir baştan bir başa uzanıyor. Adeta eski ve yeni Xi’an arasında bir köprü gibi…

Bu kadar iyi ve özenli korunmuş olmasını ayakta alkışlamak gerektiğini düşünüyorum. Türkiye’deki surları düşününce içim acıyor. Efe’nin sayımına göre 60 basamak ile ulaşıyorsunuz en tepeye, özellikle gün batımında manzara şahane. Ancak sıcak saatlerde şapka ve su şart.

imageULU CAMİİ

Çin’de bir camii olması, uzmanlık alanı çeşitlilik yönetimi olan bana bile biraz garip geliyor ilk bakışta. Bir de camii dış görünüm itibariyle camiiden çok bir Budist Tapınağı’nı andırıyor… Ne kadar şartlamışsak kendimizi camiide minare olur, o olur, bu olmaz diye…

Xi’an’da hatırı sayılar oranda bir müslüman nüfus ve pek çok da camii varmış, Ulu Camii onların en büyüğü… Şu ana kadar gördüğüm bırakın camiiyi, tapınakların en etkileyicisi… Huzurlu, sakin… Tam ortasındaki avluda üst üste dizili kayalardan oluşma bir havuz, içinde nilüfer yaprakları, tepesinden aşağı su damlaları dökülüyor. O an orada ne geçse kalbinizden, pat diye gerçek olacak gibi. Kendimi kaptırmış, başka bir boyuta geçmek üzereyken, rehberimizin sesi ile gerçek dünyaya dönüyorum.

Bahçedeki kaplumbağa heykellerinin öyküsünü anlatıyor rehberimiz. Konu kaplumbağalar olunca merakla dinliyorum:) Ve öğreniyorum ki kaplumbağaların dünyayı sırtlarında taşıdığına inanılıyormuş.

image

Camiinin ibadet edilen kısmına, müslüman olmayanların girmesi yasak, ancak Türk vatandaşlarını büyük bir saygı ve misafirperverlikle kabul ettiklerini de belirtelim.

MÜSLÜMAN MAHALLESİ

Çin’de yaşayan müslümanlara HUI adı veriliyor. Hatta Xi’an’ın göbeğinde bir de Müslüman Mahallesi var. O kadar renkli ve kalabalık ki, bir anda kendimi Mısır Çarşısı’nda sanıyorum:)

Renkler, baharat kokuları, alışveriş yapılan çok sayıda tezgah, seyyar satıcılar ile dolup dolup taşan uzun ince bir cadde burası.

Bizimkinin elini sımsıkı tutup kendimizi insan seline bırakıyoruz. Tadını bilmediğim şeyleri denemek bende bağımlılık olmuş… Küçük ekmeklere benzeyen hamurlardan deniyorum, tatlı mı tuzlu mu belli değil, içinde çok hafif tahin var, sonra fıstık ezmesi var kare şeklinde ama tadı da görüntüsü de bildiklerimize hiç benzemiyor. Vee sonra sıra dünyanın en büyük meyvasına geliyor, jackfruit… Ama sanki görüntüsü, tadından daha haşmetli:) ve sonra sırasıyla diğer tropik meyvalar, dragon fruit ve rambutan…

image2. GÜN

Erken saatlerde kalkıp, kahvaltı sonrası yola koyuluyoruz. Kahvaltı kültürü elbette Türkiye’den farklı. Uluslararası otellerde sıkıntı çekmeden her yerde bulabileceğiniz standart kahvaltı ürünlerini (peynir, yumurta, reçel vb.) rahatlıkla bulabilirsiniz.

Çinlilerin kendi alışkanlıklarına baktığınızda ise kahvaltıda daha çok sebzeli, etli ya da tofulu dumplingler, noodle ya da pilav yediklerini görüyorsunuz.

image

Zeytin ve zeytinyağı Çin için lüks ve bir anlamda yeni ürünler, bu yüzden kahvaltıda bulması biraz zor:) Pilav ise üç öğün karşınıza çıkıyor, mısır ve yumurtalı versiyonunu ben çok beğendim, özellikle yağsız ve tuzsuz olması pilavı sağlıklı da kılıyor. Naçizane önerim Çin pilavlarının Çin’e has olduğunu kabul ederek ve aklınızdaki tavuk suyuna anne pilavlarını bir tarafa koyarak tadın, o zaman çok daha lezzetli geleceğine emin olabilirsiniz :)

TERRACOTA ASKERLERİ

2000 yıl önce imparator Qin Shi Huang tarafından, vefatından sonra ruhunun kötülüklerden korunması için yapılmış bir yer altı şehri ya da mezar şehir. Tanımı yapmak gerçekten güç, çünkü nasıl bir hayal gücü ve azimle böyle bir yer inşa edildiğini anlayabilmek hayli zor. Dile kolay 6.000′den fazla asker, at arabaları, hizmetçiler, akrobatlar… Adeta topraktan kocaman bir şehir.

Bulunması ise o kadar da eski değil. 1974 yılında kuyu açmaya çalışan köylülerden birinin, yetkililere haber vermesi üzerine yapılan kazı çalışmaları sonucunda ortaya çıkarılıyor. Hatta bu beyefendi bugün bile müzede kendisi için ayrılan bölümde kitap imzalayıp, gelen ziyaretçiler ile fotoğraf çektiriyormuş. Ama biz gittiğimizde orada değildi ne yazık ki.

Bu çılgın fikrin babası Qin Shi Huang ise bundan iki bin küsur yıl önce Çin’deki altı hanedanlığı tek bayrak altında birleştiren, sağlık, tarım ve din kitapları dışındaki tüm kitapları yaktıran birazcık despot bir şahsiyet.

image

Mezar bölümünde bulunan askerler, dört yöne bakacak şekilde sıralanmış ki farklı yönlerden gelecek saldırıları durdurabilsinler. Mezarlarda süvariden okçuya kadar her tür ve rütbede asker heykelleştirilmiş. Saç şekillerine göre rütbeleri birbirinden ayırmak mümkün, esasen sekiz farklı vücut şekli var. Bu yüzden dikkatle bakıldığında farklılıkları anlıyabiliyorsunuz.

Mesela saçlar yandan ayrıksa normal asker anlamına geliyor, at toynağı gibi ikili bir topuz şeklinde ise general, arkadan kesintili ise subay. Ayrıca bu askerler gerçek insan boyutlarında ve kolları yüzleri yedi ayrı parçadan yapılarak birbirlerine takılma suretiyle birleştirilmişler.

YEŞİM ATÖLYESİ

Sıradaki durağımız bir yeşim taşı atölyesi. Yeşim taşı ve nefritler yeşilin yanı sıra, aynı zamanda sarı, beyaz, kahverengi ,siyah, kırmızı ve hareli renklerde de bulunabiliyorlarmış. Işığa tutulduğunda taşın şeffaflığı ne kadar fazla ise değeri de o kadar artıyor. Asya inanışında, yeşim taşının insanı arındırıp, aşırıya kaçan duyguları dengelediği, hafiflettiği ve serinlettiğine inanılıyor.

Bilgileri öğrendikten sonra merakla aranmaya başlıyorum. Çin’e geldiğimden beri her yerde zümrüdü anka kuşları var, çünkü zümrüdü anka dişil gücü simgeliyormuş. Şu işe bakın ki, anka kuşu beş nesildir bizim ailenin kadınları için de bir semboldür, nesilden nesile aktarılır. Yeşimden bir anka kuşu kolye beğeniyorum ama onu alırsam dünya turu başka bahara kalacak gibi, hangisi önemli diye mili salise düşünüp, kolyeyi bırakıyorum. (Bırakıyorum ama aklıma daha parlak bir fikir geliyor, bir Anka Kuşu dövmesi yaptırmak:)

image

Sonra bütün bir yeşim taşını sadece açtıkları minik yuvarlaklar ile iç içe geçmiş bir küre haline getirdikleri ailenin sembolü olan heykelciği beğeniyorum. Onun üzerinde eril gücün simgesi ejderha ve dişil güç anka bir aradalar.

ÇİN’DE ÇAY

Çin denildiğinde akla ilk gelen şeylerden biri çay. Ama aynı pilavda olduğu gibi çayın da Çin’e özgü olacağını önce zihinde sonra damakta kabul etmiş olmak şart. Çay tadımı, hemen hemen her yerde yapılıyor. İzlemesi keyifli…

Öncelikle toz çayı sıcak su ile hafifçe yıkayıp, bu ilk suyu mutlaka döküyorlar. İkinci seferde demliği daha fazla doldurup, çok fazla bekletmeden servis ediyorlar. Fazla bekletmenin bazı çaylar için zehirleyici etkisi olabiliyormuş.

Yemeklerde genellikle yeşil çay ikram ediyorlar ama her yerde rahatça su da bulabiliyorsunuz, biz yine de her gittiğimiz yerde bavulda bir şişe yedek su tutuyoruz:)

Çaylarda çeşit çok fazla, hemen aklıma gelenler, Giseng, Yasemin, Kasımpatı, Da Hong Pao (bu isim tabiki hemen aklıma gelmiyor ama anlamı Kaya Çayı demek:)) , Beyaz Çay ve Ejderha Kuyusu Çayı…. Ben insanı dingin ve sakin kılan lavantayı tercih ediyorum, sakin kalabilmek için herhalde büyün kutuyu tek seferde içmem lazım ama olsun:) deyip bir kutu alıyorum hemen.

Xi’an’da düş gibi geçen iki günden sonra bizim bıdık bu şehri, listesinin bir numarasına alıyor ve Xi’an Teknoloji Üniversitesi’ne gitmeye karar veriyor:) (daha çok çalışmaya başlamalıyım galiba:)

Kalbimiz Xi-an’da kalsa da bizim için yeniden yollara düşme zamanı geliyor…